fahl 18 Takipçi | 5 Takip
Kategorilerim

Şiir

Din

Deneme

Müzik

Diğer İçeriklerim (553)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (18)
25 07 2012

Sevgilinin Vefası Var mı? / İskender Pala

Sevgilinin Vefası Var mı? / İskender Pala |  görsel 1

 

 
 

Halep'te derisi yüzülerek öldürtülen (1417) ünlü sufi Nesimi "Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefası yoh" der. Büyük söz!.. Çok büyük söz!..

Burada geçen "hadîs" kelimesinin lügattaki anlamı "doğru, gerçek" demektir. Bu doğruluk sebebiyle Hz. Peygamber Muhammed Mustafa'nın ümmetine bir tavır biçen söz ve hareketlerine hadis denmiştir. Yani hadis, kişideki insaniyetin gereğini ortaya çıkarmak, o cevheri görünür kılmak bakımından doğruluk ve hakikatin aynası kabul edilir[1]. "Hûb" kelimesi edebiyat ve tasavvuf terminolojisinde "iyiliğe de sahip olan güzel (sevgili)"yi karşılar. Buna göre dizeyi günümüz diline aşağı yukarı şöyle çevirebiliriz: 

"Hûbun (iyi ve güzel sevgilinin) vefası yoktur. İşte size en gerçek (yani dünya yaratıldığından bu yana değişmeyen, her daim doğruluğu ispat edile gelen) haber." Şair burada sanki iyi ile vefalılığı birbiriyle çelişiyormuş gibi gösteriyorsa da gerçek öyle değildir. Çünkü vefalı olmak iyilerin kârıdır. Kaldı ki vefa kelimesinin sufi yansımalarına baktığımızda şairin burada bir çelişkiden ziyade seven ile sevilen arasındaki bir ilişkinin gereğine vurgu yaptığını görürüz. Vefa, her ne kadar sözlükte "bağlılık, sadakat" demek ise de sufilere göre "Ruhu gaflet uykusundan uyandırarak hakikatli Sevgili'ye yönlendirmek; zihni dünya dağdağası (masiva) ile meşgul etmemek" şeklinde tanımlanır. Çünkü ancak ruh gafletten uyanır, akıl da dünya ilgisinden sıyrılırsa gönül Sevgili'ye yönelir, her şey Sevgili'ye göre düzenlenmeye, hayat Sevgili merkezli yaşanmaya başlar. Bu bakımdan vefa, ruhun dürüstlük içinde bulunması, ezelde verilen söze sadakatle bağlı kalmak, "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" sorusuna karşı "Evet!" dediğimizi hiç unutmamak demektir. Verdiği sözde durmayan insana vefalı denemeyeceğine göre Sevgili karşısında sözünü tutmayan bir âşıka hiç denemez. O halde "vefa", seven için yaratılmış bir kavramdır. Ahde vefa, misaka bağlılık elbette sevenin boynuna borçtur. Bunun mefhum-ı muhalifinden anlaşılan odur ki iyi ve güzel olan sevgilinin vefa gibi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Yani sevgiliden, âşıklarına iyilikte bulunmak, yardım etmek, hallerini denetlemek gibi tavırlar beklenemeyeceği gibi hatta onlara gülümsemek, yüzlerine bir kerecik olsun bakmak (bir anlık tecelli) gibi haller de asla beklenemez. Çünkü sevgili nazda, seven niyazda daim olmalıdır. Bunun içindir ki sevgilinin ayrılık, hicran, hasret gibi cefaları âşıklar için birer vefa sayılmalıdır. Çünkü sevgili, sevenini muhatap alıp cefa ettiğine göre ona bir kimlik vermiş, onu âşıkları arasında saymış demektir. Gerisi âşıkın kendini aşk yolunda ne kadar yetiştirebileceği, ne derece kemal kesp edeceği, bu ayrılık ve elemler ile ne kadar pişebileceğiyle alakalı bir yolculuktan ibarettir. Yani sevgili âşıkına hasret çektirerek gerçekte onun hamlıktan kurtulmasına, kemale ermesine zemin hazırlamaktadır. Âşık bunun farkında olmaz da ayrılıktan, hicrandan şikâyete başlarsa hamlık galebe çalmış demektir ki sufiler arasında böylelerinin aşka yeteneği yok sayılır. Çünkü sevgilinin âşıkını (velev ki hicran ve firkate salmak biçiminde olsun) muhatap almasından daha büyük vefa olabilir mi?


 Öte yandan her sevgili aynı değildir ve sevgilinin vefadâr olanı elbette tercih edilir. Arada sırada da olsa âşıkına merhaba diyen, bir göz ucuyla da olsa ona bakıvererek gönlünü şad eden bir sevgili hakikat adına vefa gösteren himmet, lütuf ve kerem sahibi yüce bir sevgili demektir. Bir sultanın, kullarına arada sırada yüzünü göstermesi gibi. O kullar ki her biri sultana yakın olmak, ona karşı vefalarını göstermek için yarış halindedirler. Nitekim Mutlak Sevgili olan Allah Taala, Kur'an-ı Kerim'de "Bana verdiğiniz ahde vefa edin ki size verdiğim ahde vefa edeyim (Bakara, 40)" buyurur. Bu durumda âşıka düşen şey, tıpkı Fuzulî gibi düşünüp "Yâr kılmazsa bana cevr ü cefadan gayrı / Ben ona eylemezem sevgi vefadan gayrı" demekten gayrı ne olabilir ki?!... 


Mademki insanın Kâlû-Belâ'da verdiği söz âşıkı Sevgili'ye, kulu da Sultan'a bağlayan bir misaktır, o halde âşıklık ile kulluk aynı kategoride değerlendirilmek gerekir. Bu durumda âşıkın Sevgili'sine verdiği söz ile kulun Rabb'e verdiği söz arasında fark yoktur. İkisi de ahittir ve ikisinde de ahde vefa gerekir. Yalnızca vefanın yolları farklıdır. Mesela avam için vefanın adı "ibadet"tir. Aydınlar için vefadan kasıt "ubudiyet"tir (hakiki kulluk, aşırı bağlılık). Havas için ise vefanın adı "ubûdet" (Sevgili için kendinden vazgeçmek) olmuştur. Bu kelimelerin hepsi abd (kul) kelimesinden türemiştir. Bu da bize, hangi derecede olursa olsun, kulluğun (âşıklık) vefadan ibaret olduğunu anlatır. Vefa gösterilecek Sevgili ister Mutlak Güzel (Hüsn-i Mutlak) olan Allah, ister O'nun güzelliğinden zerre miktarını ödünç taşıdığı için güzelleşen beşer olsun, fark etmez. Ahde vefa esastır!..

[1] Bir sözün hadis olabilmesi için insana bir doğru yol göstermesi, doğrulukta örnek olması, doğru olana yönlendirmesi gerekir. Söz gelimi Efendimiz bir gün "Bana bir tas su verin!" demiş olsun. Bu söz, içinde bir doğruluk ve insanın yaratılışındaki insaniyete yönelik bir yaptırım içermediği için hadis kitaplarında yer almaz. Ama eğer Efendimiz "Bana bir bardak suyu şöyle verin (msl. Besmeleyle, nazikçe vb.)" demiş olsaydı bu söz hadis olarak kayda girerdi. Çünkü ümmetine su verişte bir tavır biçmektedir.

266
0
0
Yorum Yaz