19 06 2011

EBÛ ZER EL-GIFÂRÎ: Yağmacılıktan Yağmur Olmaya

Yağmacıların içinde Ebû Zer de vardı. İri yapılı, uzun boylu, gür saçlı, esmer adam... Kervanların kâbusu. Bildiğinden şaşmayan korkutucu. Çölü ezbere bilen Bedevî. Öyle bir kabileye mensup ki haram aylarda bile haramiliği sürdürüyor. Gıfar kabilenin adı. Gıfarlı Cündeb b. Cünâde, namı diğer Ebu Zer'in kavmindekilere benzemeyen bir yüzü daha var: Putlara tapmıyor! Bu yüzden bir peygamberin varlığını duyar duymaz koşuyor Mekke'ye. Adresini soruyor O'nun. Cevabın içindeki taş ve kemik parçaları,  kanlar içerisinde bırakıyor onu. Yine de işaret edilen eve girmekte tereddüt etmiyor. Bu İslâm'a girişi demek. Hz. Ebu Bekir'e Müslüman olmadan önce de putlara tapmadığını söylüyor. "Nereye yönelirdin?" sorusunu ise, "Bilmiyorum," diye cevaplıyor ve ekliyor: " Nereye yöneltirse Allah!" İlk dörde ya da beşe giriyor yarışta. Yani ilk müslümanların arasına. Heyecanla, "Dinimi açıkça haykırmak istiyorum!" diyor Son Peygamber'e hemen. "Öldürülmenden endişe ederim!"cevabını alıyor. "Beni öldürseler de yapacağım bunu!" cümlesiyle geliyor ısrar. Susuyor Hz. Peygamber.     Kâbe'nin yanında şehadet getiriyor coşkuyla. Üzerine yürüyorlar anında. Öldü sanarak bıraktıklarında morarmış bir beden kalıyor geride. "Seni bundan alıkoymuştum!" diyor Peygamber üzüntüyle. " Bunu yapmalıydım!"diyor Ebu Zer. Ertesi gün yine aynı yerde. Yine ilan ediyor Muhammed (sav)'in Allah'ın elçisi olduğunu. Yine dövülüyor kıyasıya. Baktı ki olmayacak, kabilesine göndererek uzaklaştırıyor Mekke'den onu Rasûl. " Onları İslam'a davet et ve ç... Devamı

19 06 2011

ABDULLAH B. MES'ÛD: Kesintisiz Bir Işık

"Misvak Sahibi" diyorlar ona. Sahip olduğu diğer eşyaların sözcülüğünü üstleniyor misvak: Bir yastık, bir elbise ve bir çift terlik... Kısa boylu, uzun saçlı, esmer ve zayıf adam, Son Peygamber'in inci dişleri için misvak kesiyor erak ağacından. Rüzgar estikçe sallanıyor dallarla. Sallandıkça iki ince dal ortaya çıkıyor ve güldürüyor arkadaşlarını. İşte o anda yüzü asılıyor Nebî'nin . "Neden gülüyorsunuz?" diye soruyor ashabına. "Ayaklarının inceliğine gülüyoruz!"diyorlar. Son Peygamber yemin ediyor kendisine can veren Allah'a. Ve yemininin sağlam kulpuna şu levhayı asıyor: " Kıyamet günü onun ayakları, Uhud Dağı'ndan ağır gelecek mîzanda."   Demek ki bu ayakları izlemek gerekiyor: Küçük çoban dal gibi bacaklarıyla koşuşturuyor koyunlar arasında. Hz. Peygamber, dostu Hz. Ebu Bekir'le geçiyor sürünün yanından ve sütü olup olmadığını soruyor küçük çobana. İbn Mes'ûd, Ukbe b. Ebî Muayt'ın emaneti olduğunu söylüyor sürünün. Bunun üzerine hiç yavrulamamış, sütü olmayan bir koyun göstermesi isteniyor ondan. İbn Mes'ûd süt verme ihtimali olmayan bir koyunu yanaştırıyor Nebî'ye. Nebî, koyunu sağmaya başlıyor mübarek elleriyle. Küçük çoban işte o gün büyüyor. Büyüyor ve evrensel bir yarışta altıncı olarak göğüslüyor ipi. Fakat bu öyle bir yarış ki bir madalyayla sona ermiyor. Son Nefes ipine değene kadar çırpınıyor ayaklar. Demek ki bu ayakları izlemek gerekiyor: İşkenceden payını alan bedeni Habeşistan'a götüren işte bu ayaklar. Bu ayaklar  Peygamber'den sonra ilk ... Devamı

19 06 2011

Hz.Hatice: Allah'ın Selam Gönderdiği Kadın

Bir dal parçasıyla çizgiler çekiyor toprağa. Talebeleri büyük bir dikkatle elini ve dudaklarını izliyorlar. Gördükleri: Dört uzun çizgi. Duydukları: " Biliyor musunuz nedir bunlar?" Çizgiler uçsuz bucaksız bir kara tahtaya dönüşen yeryüzünden gözlerine akıyor. Soru, ellerinden tutup böyle zamanlarda bir ağızdan söyledikleri o tanıdık cümleye götürüyor: "Allah ve Rasûlu'dur en iyi bilen!" Bu teslimiyet cümlesi, kendisinden sonra gelecek bütün cümleleri kucaklamaya hazır olduklarını gösteriyor. Kapılarını sonuna dek açıyorlar yeni bir hakikati karşılamak için. Hakikat bu kez Nebi'nin şu kelimeleriyle yansıyor kalp aynalarına: "Cennetlik kadınların en üstünleri Huveylid'in kızı Hatice, Muhammed'in kızı Fatıma, Firavun'un zevcesi, Müzahim'in kızı Asiye ve İmran'ın kızı Meryem'dir.- Allah hepsinden razı olsun."   Allah hepsinden razı. Öyle ki içlerinden birine selam gönderiyor meleğiyle. Cebrail (as), bu yüce selamı iletmekle kalmıyor, kendi selamını da yolluyor Hatice'ye.  Kalbi duracakmış gibi oluyor Hatice'nin işte o an! Çünkü bu selamla birlikte bir müjde; "İçinde gürültü ve yorgunluk bulunmayan cennet evi" var. Aslında onun dünyada da bir cennet evi olmuştu. Nasıl olmaz! Son Peygamber'in ilk eşiydi o, yirmi beş yıl, dile kolay! O evde paylaştı hayatı "Emin" ile "Tahire"- "Mustafa" ile "Kübra". O evde dünyaya geldi Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Külsum, Tayyib, Tahir ve Fatıma... O evin damında beklendi dönecek kervan Şam'dan. O evden yüründü Hira'ya, o eve dönüldü Hira'dan. O evde titredi vahyin haşyetiyle ... Devamı

19 06 2011

HZ. FÂTIMA: Peygamberin Kızı Olmak

  Güneş, yakın yıldızlarını biraz daha yaklaşmaya çağırdı kendine. Sonra abasının kanatlarını açıp şefkatle sardı onları. Olacak gibi değil ama oldu, güneş sisteminin en parlak yıldızları bir örtünün altında toplandılar. Dudakları kilitlendi heyecandan. Nefesleri kalp çekicinin altında şekilden şekle girdi. Işıklarını aldıkları kaynağa bu kadar yakın olmamışlardı hiç. Aynı abanın altında olmak, evrendeki değerlerini yeniden belirlemişti. Yalnız onlar değil, bütün kâinat nefesini tutmuş güneşin dudaklarının kımıldamasını bekliyordu. Ve güneşin dudakları kıpırdadı : " Allahım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl!" Bu duayı işiten yıldızlar sevinçle sokuldular güneşlerine. Hz. Fâtıma, Hz. Ali,  Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Peygamberin abasının altında gülümsediler. Bu âile fotoğrafı, albümlerinin ilk sayfasını süsledi inananların. Zira bu sayfaya bakmadan öteki sayfaları anlamak imkânsızdı. Bu fotoğrafta Son Peygamber; hem baba, hem dede, hem kayınpederdi. Bu fotoğrafta Ali; hem eş, hem baba, hem damattı. Bu fotoğrafta Hasan ve Hüseyin; hem oğul, hem torundular. Bu fotoğrafta Fâtıma; hem anne, hem eş, hem çocuktu.    Çocuktu ve yapılanları anlayamıyordu. Koşuyor ve küçük elleriyle babasının sırtına atılan pislikleri temizlemeye çalışıyordu. Nasıl yaparlardı bunu! Hem de Kâbe'nin karşısında secdedeyken! Ondan daha temizi yokken nasıl yaparlardı! Fâtıma, babasının mübarek sırtına konulan deve işkembesini tuttuğu gibi fırlattı müşriklere. Son Peygamber namazını bitirip ellerini göğe kaldırdı. "Allah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum!"dedi üç kez. Sonra sarıldı Fâtıma'ya. " Babasının Anası" diye s... Devamı

19 06 2011

ÜMMÜ SELEME: ''Biz insan değil miyiz?'' Diye Koş

Fakat yanıyordu Mekke, Medine'yi işaret ediyordu Resûl. Bu kez de eşi ve çocuğu Seleme'yle Medine'ye koşuyordu ki kabilesi çıktı yoluna. Kızımızı göndermeyiz, diyerek Ümmü Seleme'yi kopardılar eşinden. Bunun üzerine Ebu Seleme'nin kabilesi "O halde biz de torunumuzu vermeyiz!"diyerek aldılar Seleme'yi annesinin kucağından. Fakat hicret emri verilmişti bir kere. Ebu Seleme, ağlayan parçalarını geride bırakıp yoluna devam etti. Böylece üçe bölündü aile: Baba bir yerde, anne bir yerde, çocuk bir yerde. Bu üç parçanın yeniden bir araya gelebilmesi için Ümmü Seleme'nin günlerce ağlaması gerekti tepelerde. Yoldan geçen  bir yaşlının isyan etmesi bu haksızlığa. Kabilelerin  yumuşayıp anneyle çocuğun Medine'ye gitmelerine izin vermeleri. Osman bin Talha'nın Ümmü Seleme ve oğluna acıyarak yolculuk boyunca onlara refakat etmesi.    Medine'de sarıldılar birbirlerine. Fakat çok geçmeden Ebu Seleme  Uhud'a koşup bir ok yarasıyla döndü evine. Bir ay boyunca göğsünü süsledi o madalya, sonra Hak Teâlâ bir başka madalyayla değiştirdi onu: Şehâdet; cennetteydi son koşusu. Hz. Peygamber dokuz tekbirle kıldırdı cenaze namazını. "Neden dokuz tekbir?" diye soranları "Bin tekbire lâyıktır," diye cevapladı. Ümmü Seleme yine yalnız kalmıştı. Dahası bir bebek taşıyordu karnında. Ve gün geldi ölümü izledi doğum; yalnızlık daha da arttı. Ümmü Seleme'nin durumuna üzülen Hz. Ebu Bekir, himaye etmek için evlenme teklif etti ona. Reddetti Ümmü Seleme. Bu kez Son Peygamber istedi onu eş olarak. Ümmü Seleme sevindi, ancak kıskançlığının, çocuklarının ve ailesinin uzakta oluşunun bu e... Devamı

19 06 2011

ABDULLAH BİN REVÂHA: Cenneti Özleyen Şair

  Şairleri konuştuğunda huşuyla susanlar, Son Peygamber'e inen âyetler karşısında şiirden daha güçlü bir sözle karşılaştılar ilk kez ve ne yapacaklarını bilemediler. Hakikate kalbini açabilenler İlâhî bir kelamla karşı karşıya olduklarını fark edip teslim olurken, hakikate direnenler daha önce övgü sıfatı olarak kullandıkları bir kelimeyi bu defa Hz. Peygamberi yermek için kullandılar: ŞAİR. Yüce Allah, "Biz O'na şiiri öğretmedik. O'na gerekmezdi zaten" âyetiyle bu iftirayı reddetmekle kalmamış, bir de "Şairler sûresi" indirerek şairleri tanımlamıştı: " Şairler ise, onlara sapık kimseler uyarlar. Görmez misin o şairler, her yöne meyleder ve boş şeylere dalarlar. Gerçekten onlar şiirlerinde yapmayacakları şeyleri söylerler."(Şuara,224-226) Şairler için genel ve kesin hüküm taşıyan bu âyetler indiğinde gözlerinden yaşlar boşanan bir şair vardı orada: Abdullah bin Revâha. "Allah benim de şair olduğumu biliyor. Demek ben de onlardanım!" diyerek ürperen bu Müslüman şair, "Ancak îman edip sâlih amel işleyenler, Allah'ı çok ananlar, kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesnadır..." âyetini okumasaydı Hz. Peygamber belki de ölecekti üzüntüsünden. Abdullah bin Revâha hayatı boyunca o "müstesna" şairlerden olmaya çalıştı. Kelimelerini hakikatin emrine verdi. Sadece sözlerle yetinmedi, o sözleri hayata taşıdı. Elçi'nin hem sözcülerinden, hem vahiy kâtiplerinden oldu. Bedir savaşında hem muharipti hem müjdeci. Zafer kazanıldığına Zeyd bin Hârise'yle beraber nefes nefese Medine'ye koşarak Hakk'ın galibiyetini müjdelemiş, ikinci Bedir seferinde ise Hz. Peygamber'i... Devamı

19 06 2011

HZ. ÂİŞE: Sevgili'nin Sevgilisi

Tüm zamanların en unutulmaz yarışı ama izleyicisi yok. İki yarışmacıdan genç olanı bir çizgi çekiyor yere; bir başlangıç çizgisi. Oradan koşmaya başlayacaklar. Gömleğini beline bağlıyor iyice. Tuhaf bir yarış, yenilse üzülmeyecek. Sevgiyle bakıyor rakibine. O teklif etti yarışmayı. Düşünebiliyor musunuz, O! Bir kelimesiyle binlerce insanı peşinden sürükleyen, bir işaretiyle ayı ikiye bölen O! Hem de Bedir yolunda. Diğer ucunda tüm zamanların en önemli savaşının kendilerini beklediği o yolda gülümseyerek sordu: -  Âişe seninle yarış yapalım mı? -  Yapalım, ey Allah'ın Rasulü!  Yarışın başlaması için göz göze gelmeleri yetiyor. Hz. Peygamber ve sevgili eşi koşmaya başlıyorlar. O anda orada olmasalar da, milyonlarca izleyici, Hz. Âişe'nin kelimeleriyle şahit oluyor bu sevimli yarışa. İnsan Peygamber'in Bedir Savaşı'na giderken açtığı bu sevgi sayfasını hayranlıkla seyrediyorlar. Yarışı O kazanıyor. O, yani Peygamber. Yarışı kaybedeninse üzüntüsü değil, sevinci okunuyor yüzünden, "Bu Zulmecaz'daki koşunun rövanşıydı!" derken Nebî. Bu söz Hz. Âişe'yi yıllar öncesine götürüyor. Daha küçücükken babası Ebu Bekir'in yanında kazandığı o latif yarışa.     Kaderi onu büyük bir sorumluluğa hazırlıyor. Son Peygamber'in hafızası olmaya. Taze bir kil tablet gibi O'ndan gelecek esintileri bile kaydedecek çok genç bir hafızaya ihtiyaç var çünkü; O'na âit her ayrıntıyı gelecek zamanlara taşıyacak bir hafıza. Gece, gündüz yanında olması gerekiyor bu yüzden; evde, yolculukta, savaşta ve barışta. Eşi olması gerekiyor, tek genç kız hayatındaki. Dokuz yıl süren evliliği boyunca &... Devamı

19 06 2011

EBU'D-DERDÂ: Hesaptan Korkan Tâcir

İki kutuplu bir dünyası vardı Medine'ye gelinceye kadar Peygamber: Kâr ve zarar. Akıl atıyla koşturup dururdu bu iki kutup arasında süvari Ebu'd- Derdâ. Ticaretin bir hesap işi olduğunu bilir, bin kere düşünürdü bir adım atmadan önce. Medine Hz. Peygamberi deflerle karşıladığında bir adım gerisindeydi herkesin. Herkes Müslüman oldu, yalnız Ebu'd- Derdâ, erteledi bir sene yolculuğunu. Enine boyuna ölçtü alıştığı hayatla teklif edilen hayatı. Bir Müslüman arkadaş edindi: Abdullah bin Revâha. Hicretten bir sene sonra güneş saati hidayet anına ılık gölgesini düşürmeye hazırlanırken bakın ne oldu. Abdullah bin Revâha yanına Ebu Seleme'yi de alıp arkadaşı Ebu'd-Derdâ'nın taptığı putu o yokken kırdı. Ebu'd-Derdâ putu görünce o anı bekliyormuş gibi çattı mabuduna:"Yazık sana kendini savunamadın mı!" Sonra düştü yola Hz. Peygamber'i görmek için. Onun telaşla yürüdüğünü gören Abdullah bin Revaha: " Bizi arıyor olmalı!" dedi Hz. Peygamber'e. Allah'ın Elçisi şöyle buyurdu gülümseyerek: " Hayır Müslüman olmak için geliyor! Vaat etmişti Rabbim!" Ensar'dan Müslüman olan son kişiydi Ebu'd-Derdâ. Fakat bu süre içerisinde öyle bir kâr zarar hesabı yapmıştı ki, dükkânını kapatan ilk kişi olmuştu Medine'de."Günde üç yüz altın kazanmak artık sevindirmez beni. Ben ticaret ve alış - verişin, kendilerini Allah'ı anmaktan alıkoymadığı kimselerden olmak istiyorum!" diyerek, yeni bir güne başlamış, bütün kazancını Allah yolunda harcayacak olsa bile ticarete devam etmek istemediğini bildirmişti dostlarına. "Bunun nesini istemiyorsun!" diye sormuşlardı hayretle... Devamı

19 06 2011

HZ. EBÛ BEKİR: Peygamberle Arkadaş Olmak

Bütün oklar Medine'yi gösteriyordu. İşaret verilmiş, yol hazırlıklarına başlanmıştı. Sırası gelenler tarihin ve takvimin seyrini değiştirecek bu yolculukta yerlerini alıyordu. Mekke'nin basıncı o kadar yükselmişti ki, bir pencere açılmasa nefes alıp vermek mümkün olmayacaktı. Kendisi için de vaktin geldiğini düşünüyordu lakabı "Çok samimi" ve "Çok sadık" olan. Samimiyetinin ve sadakatinin gereği kapısını çaldı O'nun ve izin istedi yolculuk için. O ise "Dur bakalım, belki Allah sana bir arkadaş nasip eder," diyerek erteledi bu yolculuğu. Ta ki bilgisizlik ve karanlık evrene gönderilen ışığı söndürmek için sözleşene kadar. Bu kez kapısı çalınan "çok samimi" ve "çok sadık" olan, gelen ise O'ydu. Demek birlikte yola çıkacaktılar! Demek yol arkadaşıydı! Bir peygamber! Ebû Bekir Sıddîk sevinçten ağlıyordu... Peygamberliğini açıklar açıklamaz inanmıştı O'na. Bir an bile tereddüt etmemişti. O söylüyorsa doğruydu. Kendisine, "Arkadaşın akıl almaz şeyler söylüyor, Kudüs'e bu gece gidip geldiğini, göklere çıktığını anlatıyor," dediklerinde, "O mu söylüyor bunu?" diye sormuş, "Evet!" cevabını alınca "O söylüyorsa doğrudur!" demiş ve soluğu Hz. Peygamberin yanında almıştı. O sırada Hz. Peygamber Mescid-i Aksa'yı anlatıyordu. Sözünü tamamlayınca Hz. Ebû Bekir (ra), "Doğru söylüyorsun ya Rasûlallah!" dedi heyecanla. Ve o günden sonra "Sıddîk" denildi Hz. Ebû  Bekir'e; yani "Çok samimi" ve "Çok sadık" olan! Kudüs'e gitmenin lafı mı olurdu, o daha büyük hususlarda tasdik ediyordu arkadaşını. G&... Devamı

19 06 2011

HZ. ÖMER:Şeytanın Korktuğu Adam

Gelenek ve inadın bağladığı ellerini çözene kadar beş yıl geçti. Beş yıl yüzlerce defa doğup battı güneş. Yüzlerce defa uyudu uyandı. Ama elleri hep bağlı. Elini kolunu rahatça hareket ettirmesi onu yanılttı. Kılıcı çekmesi, testiyi başına dikmesi, mızrağı savurması bağlarını görmesine izin vermedi. Mekke'de neler oluyordu? Muhammed (sav) peygamberliğini ilan edeli beş yıl geçmişti. Bir avuç insan vardı etrafında. Gizli gizli evlerde buluşuyordular. Neyin peşindelerdi? Ömer, uzun boylu, beyaz tenli, heybetli adam, kız kardeşinin de Müslüman olduğunu öğrenince deliye dönmüştü. Hamile olduğuna bakmayıp dövmüştü onu. Sonra bir hışımla Kâbe'de almıştı soluğu. Geceydi. Muhammed (sav) Kâbe'nin içine girmiş namaz kılıyordu. Ömer Kâbe'nin örtüleri altına gizlenmiş merakla O'nu dinliyordu. İbadetini bitirip dışarı çıkınca peşine takıldı. "Kim o?" diye seslendi Hz. Peygamber fark ederek izlendiğini. Karanlığın içinden bir ses: "Ömer!"dedi. "Ey Ömer!" dedi Hz.Muhammed (sav), "Artık gece gündüz beni terk etmeyeceksin!" İşte o anda beş yıldır göremediği bağlarını fark etti Ömer. Allah'tan başka ilâh olmadığını ve Muhammed (sav)'in O'nun peygamberi olduğunu söyleyerek özgürlüğü seçti. Hiç kimsenin Müslümanlığı onun kadar coşkuyla karşılanmamıştı. Tekbir sesleri Mekke sokaklarını çınlatmış, kendisinden önce Müslüman olan otuz dokuz kişinin ruhuna kırk rakamı sıcak bir mühür gibi basılmıştı. Ömer Müslümanlığını gizlemeye yanaşmamış, "Müşrikliğimi duyurduğum gibi Müslümanlığımı da duyuracağım!"diyerek müminleri yürüyüşe çağırmış, Kâbeye vakarla akan n... Devamı

19 06 2011

HZ OSMAN: Sevgilinin Yanındaki Şehit

Gideceği yolları seçebilen insanın elinden bir gün bu hakkı alınır ve üzerinde "TERCİHLİ YOL" yazan tabela yerini bir başka tabelaya bırakır: "MECBURİ İSTİKAMET" Altından külçelerin mum gibi eriyip aktığı o an, bütün yoksulluğuyla sarsılır yolcu. Şairin "Yol ikiye ayrılmıştı ormanda ve ben/ Daha az katedilmiş olanı seçtim" mısraları har vurup harman savrulan bir mirasın külleri gibi havaya saçılır. Ayakları olduğu halde durmanın, dudakları olduğu halde susmanın basıncıyla kaskatı kesilir insan ve kıpırdayabilmek için mecburi istikameti bildirecek sesi bekler. Binlerce yolun elenip, iki yolun kaldığı bu finalden kaçabilmek için bir taş ya da bir bitki olmaya razı olur, yeter ki bu ânı yaşamasın.   Geniş omzundan dirseklerine kadar uzanan gür saçları, yüzünün nurunu çerçeveleyen heybetli sakallarıyla yürüyordu Osman b. Affan (ra) hayalinde o vakti canlandırarak. Bu dünyaya yolu düşen her insan gibi bir gün tercihleri elinden alınıyor, ayaklarının ve dudaklarının kaskatı kesildiği bu müthiş anda muhayyilesi her iki yolun vardığı menzili bütün saltanatıyla gözlerinin önüne seriyordu: CENNET ve CEHENNEM! Ve ruhunu tepeden tırnağa ürperten bu hayal karşısında şu sözler dökülüyordu Zinnûreyn'in dudaklarından: "Cennetle cehennem arasında, hangisine girmekle emrolunacağımı bilmeksizin duracak olsam, sonucu öğrenmeden evvel bir kül yığını olmayı tercih ederdim." Zinnûreyn, yani ‘iki nurlu'. Çünkü Hz. Peygamber (sav), kızlarından, önce Hz. Rukiye'yi, onun vefatının ardından da diğer can parçası Hz. Ümmü Gülsüm'ü ona hayat arkadaşı olarak vermiş, Hz. Osman, bu nebevî rütbenin onuru ve ağırlığını bir ö... Devamı

19 06 2011

Hz.ALİ:İlmin Sırlı Kapısı

    Sandığını açıp bütün yıldızlarını dökmüştü gece. Kar taneleri gibi ağır ağır yere doğru süzüldüklerine bakılırsa birazdan dağları, ovaları ve çölleri kaplayacaklar, nehirlerle denizlere akarken, denizlerle sahillere vuracaklardı.   Çöllerde o gece kum fırtınası yerine yıldız fırtınası beklenecek, rüzgâr göz alıcı gümüş parçalarıyla göz açtırmayacaktı bu kez. Şahit, göz kapaklarını sonuna kadar açıp yıldızların yere düştüğünü görmeye çalıştıkça, rüzgâr yıldızları yeniden göğe doğru yükseltecek, tam hayal kırıklığına uğradığını sandığı anda elinden tutarak hayal kadar güzel bir gerçeğe götürecekti onu: Üzerine yıldızlar dökülen yüksek bir tepenin yamacında eliyle sakalını kavramış biri duruyordu. Yılan sokmuş gibi acıyla kıvranıyor, "Ya Rab! Ya Rab!" diye ağlıyordu. Gözyaşlarından sorumlu tutuyor olmalı ki, bir mahkum elbisesi giydirip dünyayla konuşmaya başlıyordu: "Bana boş gurur verdin, süslü göründün. Gerçek hiç de öyle değil. O halde beni bırak, başkalarıyla uğraş! Çünkü ben seni üç kere denedim. Ömrün az, sohbetin kötü ve insanları tehlikeye atman ne kadar kolay!" Şahit, Dırâr el-Kinânî, yamaçtaki zâhid ise Hz. Ali'ydi. "Dünya, sırtını döndü ve vedayı duyurdu; âhiret ise göründü. Bilmiş olun ki, bugün yarışa hazırlanma, yarın ise yarış günüdür. Ölümünden önce tövbe etmek isteyen kimse yok mu! O şiddetli ihtiyaç günü gelmeden kendisi için çalışacak kimse yok mu!" derken sarsılan ve sarsan Ali. Beş yaşındayken yery... Devamı

19 06 2011

HZ. BİLAL: Sesiyle Sisleri Dağıtan Münadi

Birinci ses: "Lat ve Uzza'ya tapmadıkça kurtulamayacaksın bu azaptan!" İkinci ses: "Rabbim Allah'tır. O birdir." Üçüncü ses: "Bu zavallıya daha ne kadar işkence edeceksin!"   Birinci sesin sahibi Ümeyye b. Halef. Cehaletin ihtiraslı aktörlerinden. "Bir" kelimesi çıldırtıyor onu. Atalarından kalan sisi korumakla yükümlü hissediyor kendini. İkinci sesin sahibi Bilal-i Habeşî. Ümeyye b. Halef'in kölesi. "Bir" olana inandığından beri asıl sahibine çeviriyor yüzünü. Boynunda iple sokak sokak dolaştırılıyor. Kızgın kumlarla ateşten kayalar arasına hapsediliyor bedeni. Üçüncü sesin sahibi Hz. Ebû Bekir (ra): " De ki, O Allah birdir." âyetinin indiği kalbin dostu. Bilal-i Habeşî'yi İslam'la o tanıştırıyor. Henüz beş kişiler Mekke'de çağrıya kulak veren: Kadınlardan Hz. Hatice, çocuklardan Hz. Ali, hür erkeklerden Hz. Ebû Bekir, azatlı kölelerden Hz. Zeyd b. Harise, kölelerden Hz. Bilal-i Habeşî. Dördüncü ses: "Ebu Bekir efendimizdir, efendimizi azat etmiştir." Dördüncü sesin sahibi Hz. Ömer (ra).  Kölenin efendiliğini yıllar sonra bu cümleyle özetliyor. Kimi ravilere gelince, bu tarihî pazarlıktan bir sahneyi hiç unutmuyorlar: İşte Bilal b. Rebah'ı bir kilo altın vererek satın alıyor Hz. Ebû Bekir sevinçle. İşte müşrikler "Şayet 200 grama kadar inmemizi teklif etseydin yine onu sana satardık." diyerek sevincini gölgelemeye çalışıyorlar. İşte Hz. Ebû Bekir, "Şayet siz yirmi kiloya kadar çıkmamı isteseydiniz yine onu alırdım." diyerek inancın ve özgürlüğün paha biçilmez değerini haykırıyor gelecek z... Devamı

19 06 2011

Ebû Eyyûb el- Ensâri: " Ben Bu Mezar Taşına Değil Resûlullah'

Hiç kimseyi böyle beklemedi Medine. Yalnız insanların değil, bulutların, tepelerin, bahçelerin de gözleri yollarda. Günlerdir şehirde sadece O konuşuluyor. İsmi fısıldandığında hışırdıyor ağaçlar, kuyuların suyu yükseliyor, çocuklar el ele tutuşup koşmaya başlıyorlar. Tarihin O'nun şehre gelişiyle başlayacağını hisseden ruhlar, başlamamış bir zamanın kıyısında nefeslerini tutmuş, ayın doğmasını bekliyorlar. Fakat bir sakini var ki bu beldenin, her sabah üç dört mil yürüyor karşılayabilmek için O'nu. Medine'nin ilk Müslümanlarından Ebû Eyyûb el- Ensârî, Akabe Biatı'nda sarıldığı aydınlık ellerle ışıyacak yeni bir günün peşinde tepelere tırmanıyor. İlk göremese de, müjdeyi o duyuyor herkesten önce: "Muhammed'in kafilesi geliyor!" Kabilesine koşuyor hemen. Başta reisi olduğu Neccaroğulları olmak üzere bütün şehri ayağa kaldırıyor. Kadın, erkek, çocuk, ağaç, rüzgâr, bulut eksiksiz katılıyorlar karşılamaya. Defler coşuyor.   Beklenen ay doğuyor veda tepelerinden. Çocuklar en güzel çığlıklarını o an atıyorlar. Kadınlar en masum gözyaşlarını o an döküyorlar. Erkekler O'nu hanelerine davet edebilmek için yarışıyorlar. Devesinin etrafını sarıp ellerini uzatıyorlar o an. Hz. Peygamber, "Ne güzeldir Muhammed'e komşuluk" diye ilahiler söyleyen çocuklara dönüp, "Seviyor musunuz beni?" diye soruyor. Çocuklar bir ağızdan, " Seviyoruz yâ Resûlallah!" diye bağrışıyorlar. Hz. Peygamber bunun üzerine,"Allah kalbimi biliyor ki, ben de sizleri seviyorum!"diyor onlara. Öyle bir muhabbet çemberi oluşuyor ki, Allah'ın elçisi bu sevgi kuşatmasını yarmak istemiyor. Peygamberlik gelmeden önce nasıl paylaş... Devamı

19 06 2011

Hayatı Alt Üst Eden Ay

Gündüzle gece yer değiştirdi, uykuyla uyanıklık, konuşmayla suskunluk, sarhoşlukla ayıklık, darlıkla genişlik, yalnızlıkla kalabalık... Yer sarsılıyor yerine otursun diye her şey. Hallaç pamuğu gibi uçuşuyor nesneler. Ezberleri bozarak uçuşuyor sahurlarda, iftarlarda, teravihlerde.   Gezegenlerin yörüngeleri değişiyor. Rolleri değişiyor oyuncuların. Yoksulların yüzüne ay düşmüş. Zenginler zenginliği fark ediyorlar bu sıcak fenerlerde. Hem bu soğukta ne çok ihtiyaçları var; Ashab-ı Kehf gibi paslandı paraları. Kırkta birini vermezlerse, geçmeyecek Tanrı katında, dinarken nar olacak. Hem geçer akçe ebedî gençlik. Tanrı katında gençleşir ihtiyarlar. Dizlerine derman gelir, yüreklerine kan. Kanlıca'nın değil, Ramazan'ın ihtiyarlarıdırlar. Bir bir hatırlarlar eski günahlarını. Herkes uyurken gözleri açıktır onların. Camiye giderken elleri torunlarının omuzlarında. Bu dermanla uyanır gençler, bu dermanla peşine düşerler dedelerinin, annelerini ve ablalarını evde bırakıp. Kadınlar gümüşten oruçlar tutarlar, zümrütten ve inciden.   Rableri için süslenirler her sahurda. Süslerler sofralarını Rableri için. Çocuklar mı? Bir oyun onlara Ramazan. Bir dönme dolap; her salıncağında çil çil altınlar! Döndükçe dönüyor. Döndükçe dökülüyor başlarına hazine. Nasıl dökülmesin! Cennetin bütün kapıları açık. Nasıl doğmasın sevinç Hira'dan! Cehennemin bütün kapıları kapalı. Şeytanlar zincirlerini şakırdatarak seyrediyor kafeslerinden bu manzarayı. Mülkün sahibi izin vermeden kimse dokunmuyor nimete. Kaşıklar kâselerin kıyılarında bir işaret bekliyor. Her kutsal kitap bir işaretti insanlığa. Yürüy... Devamı