20 06 2011

Bir Gün Hepimiz Unutulacağız

Hiç unutuldunuz mu? Ya da unutulmak sizi üzdü mü? … Alışın….. Çünkü bir gün hepimiz unutulacağız……..   Unutmak ne dilsiz bir şeydir ki, unutulanlara unuttuklarını bile unutturuyor.    Unutulmak ne acı bir şeydir ki, unutulanın unutuşuna ağlayışını kimse hatırlamıyor. Unutuş’dan çıkarıldık her birimiz. Yüzümüz gül yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeliberi unutulmaktan alındık… Unutmaktan sakındık…. Hatırı sayılır olduk. Ne var ki unutmak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanı başımızda… Ölüm, bizi geldiğimiz yere isyana götürüyor tekrar. Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü… Tenimizi tanıdıklara yabancılaştırıyor. Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden. Yaşarken ölümle aramıza uzaklar koyuyoruz. Unutulmak korkusu bu….. En çok unutulacağımızı unutuyoruz. Ve herkesin unuttuğu anlarda, hatırlanmaya değer olmadığımız zamanlarda, hatırımızı tek sayanın YARADANIMIZ olduğunu çabucak unutuyoruz. Sen ki hiç unutmadın ve hiç unutmazsın bizi.   Bize senin zikrini unutturma RABBİM….. Hatırla ki toprak ayağının altından çekiliyor. Ellerin son defa dokunuyor güle ve güne…. Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan ve karanlığa hazırlanıyorsun… Göz kapaklarının kapanışı seni bir dağın ardına götürecek. Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun. Varlığın incecik dudaklarda kuru bir söze dönüşecek. O dudaklardan bir insan sıcağını tadamayacaksın mesela…. Hatıran bir taşta ve hüzün renkli bir topraktan ibaret kalacak. Kahkahalar seni yalnız bırakacak. Mutluluklar seni hesaba katmadan tamam olacak. Sana arkalarını d... Devamı

20 06 2011

İnsan Okumak Zorundadır

Kahvede oturmaktansa kitap karıştırmak daha iyi değil mi? Peygamberimize (sas) gelen ilk vahiy, “Oku! Seni yaratan Rabb’inin adıyla oku!” diye başlar. Böylece Kur’an, neyi, nasıl okuyacağımızı bize anlatıyor. Okuduğumuz kitapta İslamiyet’in izlerini bulmalıyız. Okuduğumuz kitap Kur’an’a ayna olmalı, perde olmamalı. Kur’an-ı Kerim bir bahçe gibidir. İnsan elinin yetiştiği kadar meyvesini toplar. Kitaplar da böyledir. Diyorlar ki, “Bizim okumaya vaktimiz yok. İş, güç, çoluk, çocuk...” İnsan mazeret üreten bir varlıktır. Mazeretler ebedi saadetin yoluna dikilmiş manialardır.   Bir gün 24 saat. 8 saat dinlenelim, uyuyalım. 8 saat çalışalım. Geriye yine bir 8 saat kalıyor. Görüyorsunuz, aslında bir gün her şeye yetiyor. İnsan insanın rahmanı, insan insanın şeytanıdır. Aynanın arkasından bakarsak hiçbir şey göremeyiz. Aynayı çevirirsek aynada bir dünya görürüz. Gözünü kapatan, kendini karanlığa mahkum eder. Nasıl ki midemiz için çeşit çeşit gıdalar alıyorsak, beynimiz için de okumalıyız. Ekmek midemizi, kitap beynimizi doyurur. Peki, beynimiz neyin midesi? Ruhumuzun... İslamiyet öyle büyük bir din ki, İslam tarihi cilt cilt dizilmiş, kütüphanede duruyor. Ama bizim okumaya vaktimiz yok.! Kitap okumaya vaktimiz yok, diyenlerin iyi insanları ziyaret etmeye de mi vakitleri yok? Güzel şeyler düşünüp, tefekkür etmeye de mi vakitleri yok? Televizyona ayıracak zaman var da, kitap okumaya mı vakit yok? Kitap okumaya vakit ayırmayanlar, bilgisizliğin karanlık dünyasında deli gibi dolaşırlar. Okumayan insanın hayatında kara noktalar belirir. Canım sıkıldığı zaman kütüphanemin karşısına geçer kitaplara dikkatlice bakar, bir ta... Devamı

20 06 2011

Vesile

“Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır ki, o musibetin verdiği elemleri, acıları geçmiştir.” Ebediyet yanında ömür bir an gibi de kalmıyor. Bu kısa hayatta başımıza gelen hastalıklar, belâlar, sıkıntılar ebedî hayatımız hakkında hayırlı oluyorsa, ne gam! Sonsuza göre yetmiş-seksen yılın ne hükmü var?!.. Bu dünyanın bütün fânî belâları ve sıkıntıları ebedî saadet yanında hiç hükmünde kalmıyor mu? Ama, insanın nefsi, peşin zevkin tâlibidir; istikbâle nazar etmez. O saha, akıl ve kalbe aittir. Az önce de değindiğimiz gibi, her musibet mutlaka “kahır” değildir. Nefsimizin hoşuna gitmeyen ve fâni dünyamızı karartan olaylar: Ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirir. Veya, günahlarımıza kefarettir; acımızı bu dünyada çektirir, ebedî âleme bırakmaz. Yahut, insan kalbini geçici dünya hayatından, Allah’a ve âhirete çevirmeye bir vasıtadır. Öte yandan, musibetler insan için sabır imtihanıdır; bu imtihanı kazanmanın mükâfatı ise çok büyüktür. * Alaattin Başar  ... Devamı

20 06 2011

Sabır Direniştir

Düşünsenize bir: Hastalık olmasaydı sıhhatin, ölüm olmasaydı hayatın, yaşlılık olmasaydı gençliğin,... yokluk olmasaydı varlığın, kötü olmasaydı iyinin, küfür olmasaydı imanın, cehennem olmasaydı cennetin, karanlık olmasaydı aydınlığın, çirkin olmasaydı güzelin kıymeti bilinir miydi?     Hayat yolu dümdüz ve pürüzsüz olsaydı, yürümek bu kadar cazip olur muydu? Her şey birbirinin aynısı olsaydı, öğrenmenin temel taşı olan merak tahrik olur muydu? Tüm insanlar aynı planyadan çıkmış gibi birbirinin tıpkısı olsaydı, tanımak için küçük parmağımızı oynatmaya gerek kalır mıydı? Eğer her zorluğun yanında bir kolaylık, her derdin bir dermanı, her ıstırabın bir bilgeliği, her çekilen acının bir hasılatı, her musibetin bir nasihati, her kederin bir bedeli olmasaydı hayat yaşanmaya değer miydi? Hepsinden öte sabır bu kadar değerli olur muydu? Sabır. Birçok kavram gibi kirlettiğimiz, kargaşaya kurban ettiğimiz, içeriğini darmadağın ettiğimiz, sonra da dönüp haksızlık ettiğimiz muhteşem bir kavram. “Sabreden derviş, muradına ermiş” gibi harika bir deyim, nasıl oldu da “Sabreden derviş, sabrede ede gebermiş” gibi soysuz ve hayasız bir lafa dönüştü?! Nasıl olacak? Sabır kavramının zihnimizde uğradığı tahrif sonucu elbette. Sabır, herkesin her istediğini “Hemen, şimdi!” sloganıyla elde etmeye çalıştığı acele ve ecele giden kendini bilmezler çağında, “Asla vazgeçmem, zamanı gelinceye kadar beklerim” diyebilme kararlılığıdır. Şeyh Bedreddin Varidat’ında diyordu ki “Evme (acele etme)! Unutma ki her yemişin bir mevsimi vardır: Sen de mevsimini bekle!” Yakıcı yaz güneşinin altında sabırla zamanını beklemeyi bilme... Devamı

20 06 2011

Yolname

Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.   Yolcuya bakıp, yolu tanıma.Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.       Vahim olan,yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal… "En doğru yol : en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma… Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır. Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler. Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma : Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zar atanları , yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azı... Devamı

20 06 2011

Kapı

“Hayat dediğin, zahirde ve batında birbiri ardınca açılıp duran kapılardan ibarettir. Hepsinin de sahibi ve açanı hak Teâlâ’dır. Zâhirî kapıların anahtarlarını kendin arar bulursun ömrün boyunca. Gücünün yettiğini, azmini ve gayretini seferber eder ve dahi katık edip kendin açarsın. Kimi küçük bir odaya çıkarır seni, kimi uzun bir sofaya, kimi alabildiğine geniş, ferah bir avluya. Hayat köşkünün mekânlarıdır bunlar. Kimine fazla büyük gelir, kimine iyice dar. Kimi kapı da vardır ki, onu açınca bir köprü çıkar. Bu köprü hayat yolunun üzerindeki sayısız ve de çoğu dipsiz uçurumu aşmaya yarar. Kimi bu kapıyı açınca pek bir korkar. Hem de öyle korkar ki; onu açtığı gibi hemen kapatır. Kimi de nimet, ikram bilir bulduğu köprüyü, Yaradan’ına sığınıp üzerinden geçer. Ömrü, azmi, gayreti ve dahi cesareti nispetinde nasibine doğru yürür. Bâtın kapılara gelince; onların anahtarları aramakla bulunmaz asla. Zira o anahtarla münhasıran Zat-i Kibriya’nın Yed-i kudretindedir. Ancak O, dilediğinde açar o kapıları, ikram ve ihsanda bulunur kendi katından. Ve yine ancak O, dilemedikçe asla açılmaz, açılamaz o kapılar. Bazen de açtığı gibi kapatır onları, kul liyakat kesbetmeyince. Batın kapılarının açılmasına liyakat ise, o makama erme niyaz ve talebinden değil- hâşâ- Hak Teâlâ’ya kulluk makamının haddini her nefes alıp verişinde alabildiğine bilmek ve gözetmekten geçer ancak. Bu da maddi ve manevi varlığının her zerresiyle, gözün başka bir şey görmemecesine, aklın başka hiçbir şey bilmemecesine, gönlün başka hiçbir şey çekmemecesine, pak ve kavi, diri ve müteyakk... Devamı

20 06 2011

Zıt Yolların Varlığı İmtihan İçindir

"Nefsime engel olamıyorum" diyenler, muvaffak olmak için, kendileriyle gerçekten mücâdeleye girdi mi?   Bir anda üst seviyeye gelinmez. Allah'ın koyduğu tedric-i tekâmül kanunu vardır. Yani yavaş yavaş olgunlaşmak. Kuzu yavaş yavaş büyür. Meyveler yavaş yavaş olgunlaşır. İnsan da bir anda kemâle eremez. İnsan da yavaş yavaş gelişir. Biz korkunç bir savaş içindeyiz. Kültür, bilgi ve iman savaşı… Bana göre kötülüklerin bütünü deccaliyettir. İyiliklerin de bütünü mehdiyettir. Deccal, bir kişi olsa kötülüğü fazla yayamaz. Fakat deccaliyet yaygınlaşabilir. Deccâliyetin unsurlarından bazıları şunlardır: Meyhaneler, kahveler, tembellik, bozgunculuk, rüşvet, zulüm, haksızlık, güvensizlik, devletin hakimiyetini kaybetmesi… Deccal'i değil, deccâliyeti anlamak ve aramak lazım. Bugün hangi evde Deccal var, deccaliyet yok? Kötülüğü televizyondan daha çok ne yayabilir? Yemeğe fazla tuz katarsanız, malzemeler ne kadar kaliteli olursa olsun o yemek yenmez. Tebliğin de bir ölçüsü olmalı. Asr-ı Saadet… Peygamberimiz var, sahabedeki olumlu değişiklikler var, mucizeler var. Görüyorlar, ama putçuluktan vazgeçmiyorlar. O dönemde bile Peygamber'e itaat etmeyen, şimdi bize nasıl itaat etsin? Hayatın formülü yoktur. Yozlaşmak, bir şeyin kendi vazifesini yapmamasıdır. Ekmeğin küflenmesi gibi. Nasıl ki bir ekmek küflenince iştahımızı kaçırır, kadınlar da yozlaşmaya başladı. Erkek gibi oldular. Bir erkek, bir hanımla evlenmek ister. Fakat hanım da erkek gibi davranmak istiyor. Ben yaparım, ben ederim diyor, yumruğunu sıkıyor. Kafa tutuyor. Çalışıyor. Para kazanıyor. Dilediği gibi harcıyor, istediği yerde geziyor. Kadın yozlaşmı... Devamı

20 06 2011

İmkan Dediğin Nedir ki Dostum?

Eğer imkânı olanlar daha çok infak etseydi, Allah yoluna en çok verenler en varlıklılar olurdu. Bak etrafına, bunun hiç de böyle olmadığını görürsün. Kaldı ki, insan olmak bir imkândır. Akıl paha biçilmez bir imkândır. Sıhhat bir imkândır. Dahası, Allah sonsuz imkândır. Kur'an imkândır. Peygamber imkândır. İman imkândır. Namaz imkândır. Oruç imkândır. Bütün bu imkânlardan ne kadar yararlandın? Mesela, Allah'ı imkân olarak gördün mü? Çocuklarının geleceğini düşünürken, ailenin geleceğini düşünürken, yaşadığın toprakların geleceğini düşünürken, ait olduğun medeniyetin geleceğini düşünürken? Evet bütün bunları düşünürken, Allah'ı da hesaba dahil ettin mi? Sevr'in eteğinde dolaşma dostum. Eğer Mekke'nin hakkını verdin ve imkânların tümünü tükettinse, yeni imkânlar üretmek için Medine'nin yollarına düş. Düşmanların kalabalık olabilir. Korkma! Dostun büyük, en büyüktür. Fakat En Büyük Dost'un yardımı, kulun gücünün bittiği yerde gelir. O yer, Sevr'in zirvesidir. Sevr'in eteğinde oturma. Haydi, davran ve tırman. Yükseğe, daha yükseğe, en yükseğe. Ne var Sevr'in tepesinde? Allah'ın vaat ettiği yardım var. Niçin oradadır Allah'ın vaat ettiği yardım? Orası kulun gücünün bittiği yerdir de ondan. İlahi yardım, kulun "Ben bittim ya Rab!" dediği yerde yetişir. Sünnetullah bu, Allah'ın geleneği bu, değişmez âdeti bu. Akıllılık, Allah'ın sünneti bana uysun diye beklemek değildir. Akıllılık, Allah'ın sünnetine uymaktır. O'nun eşsiz çalışma tekniğini çözm... Devamı

20 06 2011

Can Kırığı

Ele avuca gelmiyor can. Dokununca dökülüyor parmak uçlarından Elimizde avucumuzda varlıktan yana ne varsa, parmak uçlarımızda yakınlıktan yana ne varsa, hepsi can dokunuşundan, hepsi can suyundan. Söze sığmıyor, dile gelmiyor can. Şiire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor. Dilimize damağımıza değen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı can, hepsinin tuzu can. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep can heyecanı, hepsi canın romanı. Mezara inmiyor can, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlar boyu gizlenen ne varsa, hepsi can tarlası. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep can kavgası Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp giden an, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi can kaygısı, hepsi can tortusu. Tene değiyor can, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası can, hepsinin ayinesi can. Nefese siniyor can, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı kaynatan her neyse, hep candan, hep can ocağından, hepsi can alevi. Dağılıp çözülüyor can zamanın kıvrımlarında, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından. Yüzlere uğruyor can, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden, mahzun yüzlerden geçip gidiyor. İçin de içine sızan, sularda sızlayan, ... Devamı

20 06 2011

Yetimler Topluma Birer Emanettir

Sosyal hayatın insanca ve arzulanan huzur ortamı içinde sürdürülebilmesi için bütün toplum katmanlarına belli bir sosyal ve ekonomik güvence sağlanmış olmalıdır. Bu, adil devlet anlayışının kaçınılmaz bir gereğidir. Toplumun yakın ilgisine ve sağlayacağı bu sosyal güvenceye en çok muhtaç olanlar, şüphesiz ki yetimlerdir. Baba ocağından ve sıcak bir aile yuvasından mahrum olan bu yavrular, toplumun birer emanetidirler. Babanın ve ailenin rolünü yetimler açısından artık toplum üstlenmiştir. Fiilen bir ailesi olduğu halde, çeşitli nedenlerle adeta sokağa terk edilen çocukları da yetim kavramı içinde değerlendirmek gerekir.   Dinimiz yetimlerin, ruhen, bedenen ve ekonomik olarak sağlıklı bir ortamda gelişmeleri için tüm önlemleri ciddi ve sistematik bir şekilde almıştır. Her şeyden önce Kur'an, yetimlerin korunması olayını, tarihi boyutu ile ele almış, geçmiş Peygamberlerin bu uğurdaki gayretlerini, tavsiyelerini birer örnek olarak sunmuştur.[1] Kur'an, yetimlerin korunup gözetilmesini, Hz. Peygamberin şahsında devlete bir görev olarak vermiştir, Rasulüllah'a kendisinin de bir yetim olarak ilahi koruma altında büyüdüğünü hatırlatan Rabbimiz ona şu uyarıda bulunuyor: "Öyleyse sen de yetimi sakın ezme, kahretme."[2] İslam'ın yetimlere karşı topluma yüklediği görev aktif bir görevdir. Müslümanlar yetime haksızlık etmemekle yetinemezler. Ona iyi bir gelecek de hazırlamak durumundadırlar Allah'ın Rasulü şöyle buyuruyorlar: "Müslüman toplum içinde en hayırlı aile yuvası, içinde bir yetimin barındırıldığı ve ona iyi davranıldığı yuvadır. Müslüman toplum içinde en kötü aile yuvası, bir yetimin barındırıldığı esnada ona köt&u... Devamı

20 06 2011

Güneş Ne Yapsın?

Ateş, aşkına yanıyor yanıyorsa, sönüyorsa aşkı için sönüyor. Güneş doğudan doğmaz, güneş Aşktan doğar, dağılır, ısıtır.! Bir söz vardır düşünenler için: “Biz kalkmıyorsak güneş ne yapsın”. Her sabah pencerelerimizden izinsiz girer de, kimseler ona “hoş geldin” demez! Neden? çünkü o davetsiz misafirdir. Şöyle bir dağılır odalara sonra çekilir yavaş yavaş.. Güneş alınmaz, karşılanmadığına çünkü o kaynağını Aşktan alır ve aldığını kainat üzerine sınırsızca sunar.    Bir yaz sabahı pencereden doğuya baktığımda, henüz seher vakti bitmemiştir. Sonra sonra yükselir ufuktan.. Güneşi öğle vakti tepe noktasına getiren de Aşktır. İçinde milyonlarca yıl sabırla büyüttüğü Aşk, onu teskin eder. İlahî bir sırdır onu yakıp kavuran. Peki kimin için? Elbette sorunun yanıtı İnsandır! Doğuşundan batışına kadar hiçbir zaman zarfınca ayrımcılık yapmaz. O halde güneşle beraber biz de her sabah, kainata doğmalıyız, doğmalıyız ki aydınlattığımız ufuklardan dua bekleyebilelim.! Yeryüzünün derinliklerindeki mağma tabakası da ateşin kaynağının Aşk olduğunu ispatlar. Dünyanın dörtte üçü su, dörtte biri de kara’dan ibarettir. Bu minval üzere su bir nebze ateşin hararetini dindirmektedir. Ama ateş hâlâ sönmüş değil(?)... Aşk sonsuzluğunu kanıtlayana kadar Ateşte hep olacaktır.. Bu bir kural falan değil, sonsuz nurun yaratılmışlar üzerindeki ilahî tecellisi. Bu arada suya kaside yazılmıştır da Ateşe (Güneşe) yazılmamıştır. Şu denilebilir belki de: Şeytan da ateşten yaratıldı. O da mı aşktan yanıyor? Cevabı şu: Hayır! iblis Rahmanın emrine yüz çevirdi ve nankörlük etti. Onun ateşi kibirdendir ve ancak ateşi kendini yakar. Mümin kulun... Devamı

20 06 2011

Ben Bilseydim

Yırtık ve yamalı bir seccade… Gözlerim dalıp gidiyor mahrem dalgalara ve eziliyorum. Etrafımda bir koşuşturmaca bir telâşe… Beni kurtarmaya gelmişler, teşekkür ediyorum ve nazikçe reddediyorum. Beynimin orta yerini yararak geçmiş bir kablo. Derin bir iz bırakmış olsa gerek, aynada dahi düzeltemiyorum. Uğraştırtacak baya beni lanet olası… Kan… Banyodaki çamaşır leğeni bir çırpıda getirip, beynimin yarılan yerine çaput basarak, kanları leğene süzüyorum. Baya kanamış, neyse salla diyorum ve işime devam ediyorum... Amaçsızlığın zirvesine taht kurdum yine, elimde Recep abimizin bana güvenerekten verdiği iki dal sigara... Birisini yakmayı düşünüyorum ve yakıyorum. İçime dahi çekiyorum. İşte o ses... Kuru otların bir arada yanışı gibi, sigaramdan çıkan ses, çıtırtı... Şimdilik kalabalık ortamlarda iken bu sesi pek duyamıyorum, ama ileriki zamanlarda yüzümün beyazlığını kapatan siyahlıklar terimle beraber gittiğinde yani, artık kalabalıklar arasında da o sesi duyacağım ve cevap vereceğim. Yağan yağmuru dudaklarımda yumuşatıp, yavaşça içiyorum. Rüzgârla anlaşamıyoruz ve rest çekiyorum yine. İçimden; üzgünüm “Mikail” diyorum. Bir tanrını olduğunu hâlâ biliyor ve tatbik ediyorum ama... Üzerime doğru gelen poyrazı tek bir hamlede durdurup, alt etmek istiyorum. Ama nafile, yine yere düşüyorum ve canım acıyor… Yarım yamalak açılmış ellerimi, tam olarak açamıyorum hiçbir zaman, bunu yapmaya yüzümde yok hani, yüzsüzüm aslında da, ne bileyim ya, bu konular biraz farklı sanırım. Başımı da göğü yararcasına kaldırıp bakışlarımı bir noktada donuklaştırdıktan sonra dua da edemiyorum, yine başım önde ve eğik… Yine… Ne yapayı... Devamı

20 06 2011

Acının Müşahhas Hali

Montumu kaptığım gibi çıktım su alan gemimden. Geceydi. Yalnızdım ve geceydi. Bu bir çok bahanenin üzerini örtmeye yetecek derecede bir gerçekti. Ne dolmuş çalışıyor ne otobüs. Tipik Orta Anadolu şehrinin mübarek yalnızlığını ve tenhalığını yaşıyor Konya. Yakalarını kaldırdığım montumun dar tufanına biraz daha sokularak yürüyorum. Cemil Meriç karanlığıyla yürüyorum. Balzac ve Dante deyip daha koyu susuyorum. Münzevi bir ademin kanına karışan zehirle susuyor ve yürüyorum. Uzun bir yol değil mi hayat? Kimine göre uzun. Mesela bir ağabeyim daha varmış; 3 aylıkken rahmeti rahmana kavuşmuş. Annem hep o bebeğini anar ve cennette kendisini karşılayacağını düşünür. Cennet temli hayaller kuruyorum. Ölmüşüm diyorum. Hesap. Mizan. Sırat. Cennet ne olur beni de alsın içine… Sırtımdan bir ayaz geçiyor. Musalla’dan geçiyor gölgem. Mezarlığın kopkoyu karanlığından bir ses düşüyor üstüme. “Abi” diyor “bir sigara…” Uzattığım sigarasını yakarken yalımdan yüzüne bakıyorum. “Hayat ne kadar kısa diyorum.” Son sürat bir araba geçiyor Musalla ile aramdan. Kahkahalar, naralar, içki kokuları… Musalla ardımda, Otogarın yanı başındayım. Gece. Hâlâ gece. Otogara girmeden transit geçen bir otobüs selektör yapıyor. El kaldırıyorum. Şimdi koku ve uyku ile insanı baygınlaştıran otobüsün teker üstü koltuğuna sığınıp başımı cama yaslıyorum. Gece. Yolda tek tük kamyonlar, birkaç uzun yol otobüsü. Şehirlerarası yollarda terk edilmişliğin ezgisi var. Gece. Otobüste bir kaptan bir ben uyanığız. Acılı bir arabesk çalıyor. Sigara üstüne sigara. Sitem içre sitem. Otobüsün camından bana el ediyorsun. Şimdi fark ettim, ... Devamı

20 06 2011

Ricat

Bir insan hem şair, hem psikiyatr, hem de kemal sayar olunca doğar ricat kitabı… Doğar ve biz onu pışpışlar büyütürüz içimizde… Nasılsa medeniyet iddiamıza mezar kazmışız ellerimizle 85 yıl evvel… Ve bu öyle bir devinme ki, Onsuz nasıl yaşarız bile diyememişiz… Önceden beri baş olmadan yaşayamadığımızı ihbar etmişiz… Ölen kelimelerimize, şiirimizin hüznüne ricat etmek yerine, asra ağıt yakmayı ve “baş”ımız solsun demeyi yeğlemişiz… Ve değil mi ki “berduşluğu bir yol bildik” Ağıt yakılmalı dilimizin en müsait yerinden hüzne şimdi… Ve umutsuzluk uzak durmalı bizden,fakat hüzün değil asla… Çünkü, “hala genciz Tanrıyı sevmeye hala vakit var” Şu “bilardo oynayan islamcılar” bir sussa da, duysak ne der tanrı bizlere oturduğu yerden, ve biz ayaklarımızla çıktıgımız cennete, alnı yerde varabilir miyiz? “Suskunluğu ayartmak” bana göre değil,çünkü en bağırılası bir vadide dillerimiz.. Ve şimdi bağıra bağıra ama çıglıgımı yarıştırmadan soruyorum, “sessiz oturabilir miyiz seninle?” ey ricat! Ey mersiye asırlara çağlara! Kemal Sayar    ... Devamı

20 06 2011

Vahdet-i Vücud

Tasavvufta, varlığın birliğini savunan öğreti. Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilen öğreti, sadece Allah'ın varlığının zorunluluğu temeli üzerine kuruludur. Benimseyen mutasavvıflarca tevhidin en yüksek yorumu sayılan öğreti, diğer bazı mutasavvıflar tarafından fenâ makamında kalmanın ortaya çıkardığı bir yanılgı olarak nitelenir. Bazı İslâm bilginleri ve hukukçuları ise, tüm varlıkların tanrılaştırılması anlamı taşıdığı gerekçesiyle küfürle suçlarlar.   Vahdet-i vücud öğretisi, Allah'ın varlığının zorunluluğu ilkesine dayanır. Buna göre özü gereği varolan varlık (vücud) birdir ve bu da Allah'ın varlığıdır. Bu varlık zorunlu (vâcib) ve öncesizdir (kadim, ezelî). Çokluk, parçalanma, değişme ve bölünmeyi kabul etmez. Biçimi (suret), sınırı (hadd) yoktur. Buna mutlak varlık (vücud-ı mutlak), saf varlık (vücud-ı baht) adı verilir. Mutlak varlık, varlıklar dünyasına nisbetle bir ayna gibidir, anlaşılır ve duyulur tüm nesneler onda görünür; diğer bir ifadeyle Allah zatı ile değil ama fiil ve sıfatları ile tüm varlıklarda, mutlaklık özelliğini yitirmeksizin ve kesinlikle değişime, bozuluşa uğramadan görünür (tezahür eder). Bu nedenle varlıklar da onun aynâsıdır. Tüm evren, Allah'ın varlığı nedeniyle var olur. Öyleyse evren Allah'ın dışlaşmış biçimi (zahiri), Allah da evrenin özü, gerçekliğidir (batını). Mutlak varlık, Allah'ın zatının aynıdır; varlığı, gerçekliği üzerine bir eklenti değildir. Diğer varlıklarda ise durum tersinedir. Nesnelerin varlıkları, gerçeklikleri üzerine bir eklentidir. Çünkü nesnelerin gerçekliği, ezelde Allah'ın ilmindeki beliriş ve biçiminden oluşur. Bu gerçekliğe... Devamı