25 07 2012

Rab Katında Sabah, Akşam Yoktur

Rab Katında Sabah, Akşam Yoktur |  görsel 1

    Zaman, soyut bir kavram... Olaylar birbirine zincirlendikçe farkına varıyoruz onun. Kesintisiz, akışkan, belirsiz ve bağımsız. Hiç kimse hükmedemiyor, hiç kimse tutamıyor perçeminden. Zaman'a ilişkin mebde' (öncesizlik) nedir, maâd (sonrasızlık) ne, kimse anlamıyor. "Şimdi"yi yaşarken "geçmiş" veya "gelecek" diyoruz, ama bunu dediğimiz anda sözümüzle birlikte biz de "geçmiş" oluyoruz. İlk insanlar gökteki cisimlerin hareketiyle ölçmüşler zamanı; gece, gündüz, ay, yıl diye ad vermişler. Kimisi daha o zamanlarda düşünmeye başlamış, acaba zaman yaratılmış bir şey mi, yoksa hep var olan bir şey mi diye. Kimisi ruhtan hemen sonra yaratıldığını söylemiş, kimisi ruhun varlığını, zamanın varlığına işaret saymış. Yaratılan her şey zamanın içine atılır, bütün yaratıklar zaman ile mukayyet olur ve zamandan kurtulan veya dışlanan varlık için başka bir zaman kavramı düşünülür. Mekândan kurtulmuş bir zaman belki. Çünkü yaratıklar ancak bir mekân ile zamana yansıyabilir. Yaratıklar ve mekânlar bozulsa bile zamanın kendisi bozulmaz, akışına devam eder, asla durmaz... Bazen içinde bulunduğumuz acılar sebebiyle onun durduğunu zannetsek, hatta şairler "Durmuş saat gibiydi, durup geçmeyen zaman (Yahya Kemal)" deseler de o durmadan akar. Ağaçtan düşen bir yaprak, yanağımıza çarpan bir yağmur tanesi, bir gülümseyiş veya öfke, bize hep zamanı anlatır durur. Hayatın adını zaman koyarız bu yüzden, yaşadığımız her saniyenin çetelesini zamana yükleriz. "Geh gubâr-ı gam verir, gâhi sunar câm-ı safa / Âdemi gâh ağlatır geh güldürür devr-i zaman (Faizî)" Yani ki, akarken bazen ked... Devamı

25 07 2012

Arayan ve Bulan

Arayan ve Bulan |  görsel 1

    Yunus Emre'nin "İster idim Allah'ı / buldum ise ne oldu // Ağlar idim dün ü gün / güldüm ise ne oldu" diye başlayan ve ilk bakışta insanı şaşırtan bir şiiri vardır. Her nefeste Allah'ı isteyen bir dervişin, bunca özleme, bunca hicrana rağmen O'nu bulduğu vakit "buldum ise ne oldu?" diye sorması, gece gündüz (dün ü gün) hasretle gözyaşı dökerken nihayet vuslat bulunca "güldüm ise ne oldu?" demesi gerçekten de okuyucuyu şaşırtabilir. Öncelikle söyleyelim ki burada "ne oldu?" sorusu "bulduysam ne oldu, buldum da ne oldu" gibi şaşkınlık ve hayret bildiren bir söylem değil, bilakis "bunda bir gariplik yok, elbette böyle olacaktı, arayan bulur" anlamı içermektedir. Öte yandan, Yunus sanki gizliden gizliye bir yakarış içinde ve sanki bir sır paylaşır gibi "(Aradığım Allah'ı buldum ise) bundan kime ne? Bu bir aşk idi, seven ile Sevilen arasında olup bitti!" fısıltısı da sezilir. Bu iki farklı anlam, "ne oldu?" sorusuna arifane bir mahiyet biçiyor ve Yunus'un bütün o isteyen ve istediğini bulan kişiliğinin maceralarını bize anlatıyor.  O ki, istemekle bulmak arasında cilt cilt kitabı dolduracak kadar uzun maceralar; o ki, bir nur iken maddeye tenezzülün (kavs-i nüzul) vatan iştiyakıyla çekilen çilelere ve adım adım yükselmeye (kavs-i uruc) uzanan yollar barındırır.  O ki, isteyenin Allah'a seyr, Allah'ta seyr ve Allah'tan seyr mertebelerinin adım adım güzelliklerini anlatır. Çünkü Yüce Rabb'in "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." (51/56) âyetindeki "bana kulluk etsinler" ibaresi, ledünnî mânâsıyla "beni tanısınlar&quo... Devamı

25 07 2012

Dinle Neyden

Dinle Neyden |  görsel 1

  Dinle! Ayrılıklardan nasıl şikayet etmede şu ney, ve nasıl anlatmada ayrılıkları, dinle: "Erkek - kadın herkes ağlayıp inliyor feryadımdan; ağlayıp inliyor herkes beni kamışlıktan kestikleri gün başladığım feryadımdan... Özlemimi açmaya bir kalp istemedeyim oysa ben, ayrılıktan parça parça olmuş, beni anlayacak bir kalp istemedeyim. Hani vuslat zamanını arar ya aslından uzak düşmüş kişi, durmadan aslını arar ya hani!.. Her toplulukta ağladığım bu yüzden benim, her yerde inlediğim bu yüzden. İyilerle dost olmam da, kötülerle oturup kalkmam da bu yüzden. Herkes dostum oluyordu zannımca benim, kendine yakın buluyordu çokları. Ne çare, araştırmadı kimsecikler içimdeki sırları, ve kimse anlamadı ayrılıktan şikayetimi... Oysa Sırlarım Çığlıklarımdan Hiç de Uzak Değildir Benim! Keskin bakan görür, ve dikkatle dinleyen duyar onları. Yazık, yazık ki her gözde yok o nur, her kulakta yok o dikkat!.. Gizli değildir elbette ten candan; ve can tenden gizli değildir. Lakin canı görmek için izin çıkmadı kimseye... Hava değildir neyden çıkan bu ses, ateştir söyledikleri, nefes nefes ateştir. Ve yok olsun her kimde yoksa bu ateş! Bir aşk ateşidir içini yakan neyin; hani bir aşk coşkusu gibi içine düşen meyin!.. Sevgiliden ayrı düşmüşü teselli eder bir ney, yoldaş olur ve musiki perdeleriyle yırtar aşığın sır perdelerini, sırdaş olur. Kim gördü ney gibi hem zehir hem tiryaki, hem dert hem derman başı? Kim gördü ney gibi hem özlemde, hem sarmaş dolaşı? Kanla dolu yoldan bahsetmede hep ney; aşk yolunun, Mecnun'un gittiği yolun öykülerini dillendirmede hep. Hani akılsızdır ya sırdaş olan akla, hani zordur ya müşteri bulmak kulaktan gayrı dile; işte o haldeyiz ki zaman erimede üzüntümü... Devamı

25 07 2012

Eşyanın Hakikati

Eşyanın Hakikati |  görsel 1

    Üstad Fuzuli buyurur ki:Hayâliyle tesellîdir gönül meyl-i visâl etmezGönülden taşra bir yâr olduğun âşık hayâl etmez Gönlüm, sevgiliye kavuşmak için can atmıyor; bilakis hayaliyle teselli bulmayı yeğliyor. Çünkü âşık olan, sevgilisini gönlünden dışarıda bir yerde hayal etmez (dolayısıyla, zaten gönülde olan sevgili için vuslat kaygısı çekmek beyhude emektir). Vuslat, bilindiği gibi sevenin sevdiğine kavuşması demektir. Avam için kavuşma fizikî şartlar içinde gerçekleşir; ama ârifler için kavuşma bir mânâ yolculuğu, mücerret bir lezzettir. Nitekim tasavvufta sâlikin hakikate ulaşması haline "vuslat" veya "visal" denilmiştir. Bir tür fenafillaha ererek eşyanın hakikatini hakkalyakin bilme halidir. Bunun için dervişin öncelikle vehimlerinden kurtulması, yani hakikati ve sevgiliyi arayacağı yeri iyi bilmesi gerekir. Bu bilinmeden yol yürünmez; yürünse de hak ve hakikat bulunmaz; bulunduğu zannedilse de geri dönüldüğünde emekler boşa çıkar. O halde hakiki âşıkın sevgiliye visalinden maksat fiziki olmayıp ruhîdir. Bir derviş için aranacak, bulunacak veya kavuşulacak bir Tanrı yoktur; tam tersine bilinecek bir Tanrı vardır. Hz. Mûsâ'nın "Rabb'im! Bana kendini göster." (A'raf/143) demesinden kasıt, yarattığından ayrı, uzaklarda bir Mutlak varlık değil, eşyayı varlığıyla kuşatmış bir Allah bilgisi, yani eşyanın hakikatidir. Çünkü eşyanın hakikati görüldüğünde perde aradan kalkmış, yaratılan Yaratıcı'ya (seven sevilene) kendini terk etmiş, kendinden geçip o olmuş, visal bulmuş olur. Bu durumda vuslat derdine düşüp de sevenin sevgiliyi kendi g&oum... Devamı

25 07 2012

Gözyaşından Asa /İskender Pala

Gözyaşından Asa /İskender Pala |  görsel 1

      Adımları ağırdan da ağır... İlerliyor, ama mesafe kat ettiği fark edilemiyor. Boyu iki büklüm; uzaktan bakan eğrilmiş bir yay zanneder. Bir yay, ama kıpırtısız... İlk anda gözlerinden dökülen yaşları göremeyebilirsiniz, ama ağlıyor, yaşlar sicim gibi dökülüyor. Bir dökülüş ki yayın iki ucunu bağlayan ince ibrişimden yapılmış kiriş dense yeridir... Gözyaşından, gerilmeye arzulu ama muktedir olmayan bir yay kirişi. İki büklüm hantal bir yayın, eğrilmiş bir kemanın, gevşemiş bir enstrümanın düğüm düğüm, ilmik ilmik bağlanmış son teli... Koptu kopacak... Ve yay zarif bir adımla gerilmeye başlar... Görüntüsüyle bu manzara bize ihtiyar bir insanı hatırlatıyor; lakin acaba bu hal yalnızca ihtiyarlıktan mı kaynaklanabilir? Civanların, ter ü taze bedenlerin de böyle kemana dönüp kirişe bağlandıkları olmaz mı? Kanuni çağının ünlü şairi Hayalî Bey şu dizesinde bunun olabileceğini söylüyor: "Hamîde kadlerine rişte-i eşki takıp... (İkibüklüm boylarının ayaklarıyla başlarını gözyaşı ipliğiyle irtibatlayıp...)" İster pir olsun ister civan, ister aktif olsun ister pasif, herkesin dünyalık heves ve emelleri vardır. Bu emel, eli ayağı olan bir kişinin hareket etme arzusu kadar tabiidir. Beden yaşlansa dahi nefs ve gönül yaşlanmaz ve daima bir hedefe yönelik yaşar. Yani iki büklüm olmuş yayın kirişinde her daim bir amaç oku, kurulu kemanda her vakit bir arzu temreni bulunur. Mesele bu okun meşru hedefe nişan alıp almadığı, meşru ise hedefi vurup vurmadığıdır. Ahmet Turan Alkan, kitaplarından birinde bir Çin hikâyesi anlatır. Okçu olmak isteyen Çi Ç'ang, uzun eğitimlerden, bin bir meşakkatli öğrencilik zamanlarından, yıllar süren olgunlaşma... Devamı

25 07 2012

Zengin ile Fakir / İskender Pala

Zengin ile Fakir / İskender Pala |  görsel 1

    Şirazlı Sadi'den mülhem bir nefis muhasebesi: Fakir: Cömertlerin elinde para yok, parası olanlarda cömertlik yok. Fakirin kudret eli bağlanmış, zenginin irade ayağı kırık... Ah şu mürüvvetsiz zenginler! Zengin: Saçmalıyorsun efendi!.. Zenginler miskinlerin geçimi, münzevilerin ambarı, dilencilerin başvuru makamı, yolcuların sığınağıdır... Mürüvvetleri öyledir ki, evvel elinin altındakiler yemek yer, kendileri sonra sofraya oturur. İkramın fazlasını yetimlere, dul kadınlara, ihtiyarlara, akraba ve komşulara ulaştırırlar. Zekâtı, fitresi, hediyesi, sadakası, kurbanı, adağı ayrı ayrı... Fakirler onun devletine erişebilir mi sanırsın? Boş mideden ne kuvvet, boş elden ne lütuf, bağlı ayaktan ne yolculuk?!.. Perişan eden fakirlikten Allah'a sığınırım! - Bunu duymuşsun ama efendim Muhammed Mustafa'nın "Fakirlik iftiharımdır!" dediğini duymamışsın sen. - Sus... Senin o dediğini Hz. Peygamber rıza yolunun yiğitleri, kader meydanının asil süvarileri için söylemiştir. Yoksa miskin miskin oturup fakirlikle iftihar edilmez. Kul Rabb'inden isterken bile zengin olmalı; kulübe yerine kâşâne, Haliç yerine Boğaziçi istemeli. - Eline geçmeyecek olduktan sonra... - Sebeplere yapışmaz ve helalinden çalışmazsa elbette eline geçmez. Ama istediğine oranla çok çalışırsan Allah elbette verir. Hem bilmez misin ki marifetsiz fakir huzura eremez. Huzuru olmayanın küfre varma tehlikesi vardır. Oysa çalışır, sebeplere yapışır, tevekkül eder ve işini doğru yaparsa Allah fakirin gayretini bereketlendirir, kerem hazinesinden nimetler sunar. - A zavallı aldanmış!.. Öyle abarttın ki seni duyan da zenginleri dertlerin panzehiri, rızık hazinesinin anahtarı sanacak. Oysa zengin dediklerin, mala ve nimete dalmış, itibar ve servete kapılmış, öze... Devamı

25 07 2012

İstanbul / İskender Pala

İstanbul / İskender Pala |  görsel 1

  Ne güzel şehirsin sen İstanbul!.. Hüner bağında senin kadar tatlı meyve veren, sencileyin güzel çiçekler açtıran bir şehir daha var mıdır acaba? Biliriz ki eskiden beri bütün güzel üretimler senin bağrında hayat bulur, bütün yüce işler seninle planlanır. Her işin kemal derecesi sende tamamlanır, her izzet ve şeref sende anlam kazanır. İyiden ve kötüden her şey sende yapar seyranını, güzelden ve çirkinden her şey seninle sürer devranını. Sen ne güzel şehirsin İstanbul!.. Ne güzel şehirsin sen İstanbul!.. Kudret haritasında şiirlerin ve şarkıların birer hatıraya durduğu, hayatın ve sanatın birer hatıra olduğu sencileyin bir şehir daha var mıdır acaba!.. Boğaziçi'nde ve Haliç'te, Emirgan'da ve Üsküdar'da bin yıl yaşamış gibiyken bir hayat... Sen yeryüzünün kudret kalemiyle çizilmiş en güzel yapısı, sen ömürlerdir bitmeyen masalların kırkıncı kapısı... Hani Urfalı söz ustasının Hayriye'de dediği gibi, "Ne kadar âlemi devr etse sipihr / Bulmaz İstanbul'a benzer bir şehr (Felek dünyayı ne kadar dolaşırsa dolaşsın, yine de İstanbul'a benzer bir şehir bulamaz)". Yani ki sen ne güzel şehirsin İstanbul!.. Ne güzel şehirsin sen İstanbul!.. Koylarda asude uykulara varan dolunay, arasa, tarasa, acaba yeni bir güne uyandıkça hayatı yenileyebileceği bir başka şehir bulabilir mi?!.. Lale bahçelerinde Sadabad'ın uzak hatıralarını arayan yıldızlar acaba Nedim'in "Ey şûh Nedîmâ ile bir seyrin işittik / Tenhâca varup Göksu'ya işret var içinde" haykırışını hâlâ dinliyorlar mıdır? Yahut Dellalzade İsmail Dede Efendi'nin "Al yanına bir dilnüvâz / Gönlünce gez zevk et bu yaz / Başdan başa işte Boğaz /Gönl&... Devamı

25 07 2012

Kuş Dili / İskender Pala

Kuş Dili / İskender Pala |  görsel 1

  Dillerin bünyesinde mesleklere yahut ortak ilgi alanına yönelik bazı kelimeler yer alır. Gemicilerin, marangozların, medya mensuplarının kendi aralarında konuştukları özel bir jargonları olduğu gibi felsefenin, tıbbın yahut hukukun da kendine özgü terimleri vardır. Klasik şiirin ve bilhassa tasavvufun kendine özgü terimleri de bu kabilden bir zaruret sayılır.  Sufiler, manevi yollarda ilerlerken gönüllerinde doğan sırları kendi aralarında belli bir terminoloji ile paylaşırlar. Semboller ve mecazlarla dolu bir dildir bu. O dili anlamayan yahut oradaki mecazın farkına varmayan birisi için sufilerin söyledikleri anlamsız veya saçmalık olarak algılanabilir. Sırrı layık olandan başkasına söylememek kuralı işte burada devreye girer. Hakk'ın sırlarını kabul edecek derinlikte olmayan birine o ağır yükü vermek, elbette fikri de, kişiyi de helaka götürür, topluma fitne yayar. Çünkü sırlar ve hakikatler her kaba sığmaz. Ham olan, pişmişin halinden anlamaz. İlahi hakikatlerin üzerinden örtü kaldırılırsa kargaşa çıkar. Mesela Hallac'ın başına gelenleri, mecazı anlamayanların nasıl bir kargaşa ile cihanı fitneye verdiklerini düşününüz. Bu yüzdendir ki tasavvufun meyhane (=tekke veya kâmil mürşidin gönlü) meyhaneci (=mürşid), şarap (=marifetullah), kadeh (=dervişin kalbi) veya yanak (=tecelli nuru), ben (=gayb âlemi), dudak (=Allah'ın birliği, vahdet) gibi bir mecaz dili vardır. Fuzuli üstadın, "Hûb sûretlerden ey nâsıh beni men etme kim / Pertev-i envâr-ı hurşîd-i hakîkattir mecaz (A nasihatçi vaiz; beni güzel yüzlülerden men eyleme ki ilahi hakikat güneşinin nurlarının ışığı o mecazda görünür.)" dediği nokta tam da budur. Tasavvuftaki mecaz dilin... Devamı

25 07 2012

Söz Ola / İskender Pala

  Yunus, "Keleci bilen kişinin, yüzünü ağ ede bir söz / Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz" diyor. Atalar da demişler ki, kişi sözünden bilinir ve güzel söz yüz ağartır. Onlara göre sırf söylemiş olmak için söz söylemek hamakattan sayılırmış. İşte çağımızın salgın hastalıklarından biri bu söz hamakatıdır. Oysa ki "Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı"dır. "Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz"dür. Ağı katılmış aşı bal eden sözler elbette öncelikle kanaat önderlerinden, devletlulardan, mürşitlerden, tebliğ sahiplerinden, değerli ve büyük insanlardan sadır olur; illa ki istenirse herkes ağuyu bal eyleyebilir. Meşhur hikâyedir; sultanın biri düşünde dişlerinin döküldüğünü görmüş. Önden arkaya doğru ağzında hiç diş kalmamış. Dehşetle uyanmış ve derhal ülkesinin en iyi rüya yorumcusunu huzuruna getirtmiş. Adam rüyayı dinledikten sonra telaşlanıp "Eyvah hünkarım, eyvah!.." demiş, "Gördüğünüz rüya bir felaketi gösteriyor. Çocuklarınızın her bireri ölecek!.. Allah size sabır versin!.." Hükümdar duyduklarından dolayı çok üzülmüş. Bu yoruma göre evlat acısına dayanmak bir yana ülkesi de başsız kalacakmış. Öfkesi başından aşmış ve bu üzüntülü haberi kendisine veren adama gazap edip attırmış zindana. Çeksin cezasını!.. Günler geçtikçe padişahın içine bir umut düşmüş. Nihayet bu bir rüyadır ve belki başka türlü de yorumu vardır. Bu sefer başka bir yorumcu çağırtmış. Bu gelen de rüyayı sonuna kadar dinlemiş. O da önce üzülmüş, ama sonra şöyle anlatmış... Devamı

25 07 2012

Sevgiye Dair / İskender Pala

Sevgiye Dair / İskender Pala |  görsel 1

  Mumun yanına oturmuş, kıpırdanan alevlere içini dökerken yanaklarından yaşlar süzülüyor ve mırıldanıyordu: -Ey sevgili! Hayalin gözümde, ismin dilimde, sarayın kalbimde... Peki ama nereye kayboldun?!. Gözlerim her yerde seni arıyor, hâlbuki işte gözbebeğimdesin; kalbim durmadan seni özlüyor, hâlbuki işte bağrımın içindesin. Kaybolup gittin desem kalbim beni doğrulamıyor. Çünkü sen onun içinde bir sır gibi kaldın, hiçbir yere ayrılmadın. Yok, gitmedin, hep yanımdasın desem, gözüm beni yalanlayacak, hani nerede sevgili, diyecek. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kaybolan ile bulunan, doğru ile yalan arasında şaşkın kalakaldım. Gönlümdeki yangına şahitlik ederek şu alevlerin içinde gülümseyen, şu gözyaşıma yansıyan hayalin ne vakit hakikat olacak? Ateş ile su arasında kalan hasretim ne vakit dinecek? Neredesin, kiminlesin, neylersin bilsem!.. Baştan sona hasreti anlatan bu sözleri işitince içimin burkulduğunu, derin bir keder hissettiğimi itiraf etmeliyim. "- Galiba kurt ile kuzu, aslan ile ceylan rollerini değiştiler" dedim içimden. Çünkü bir sevgili, ancak böyle bir durumda içini dökerken yukarıdaki cümleleri söylerdi. Seven ile sevilen arasında olup bitenler değiştikçe kimlikler de değişir, seven ile sevilen rol dönüşümüne uğrarlardı. Bu durumda seven işin başlangıcında sevgiliyle ilişkilendirilen, ona benzeyen her şeye ilgi duyuyor, benzemeyenleri bile ona benzetiyor, bundan haz alıyordur. Mecnun dağda tuzağa ayağını kaptırmış bir ceylan görünce onun gözlerini Leyla'nın gözlerine benzetmiş, sırf bu yüzden avcıyı bekleyip diyetini ödeyerek onu serbest bırakmıştı. "Niçin böyle yaptın?" dediklerinde ise "Leyla'ya benzeyen birine zulü... Devamı

25 07 2012

Seher Aşıkları / İskender Pala

Seher Aşıkları / İskender Pala |  görsel 1

    Bir beyit var hatırımda. Kim, ne vakit söylemiş bilemiyorum, hafızam kaydetmemiş, lakin mefhumu her daim kalbimin içinde durur: Seherde bâğa geldi seyre cânân Neler seyr eyledi bîdâr olanlar Ne kadar yalın, ne kadar ihtişamlı bir ifade!?.. Üstelik yalınlığı ölçüsünde samimi, ihtişamı ölçüsünde derin. Yürek yakan bir üslup, zihinleri mest eden, dimağları ser-hoş eden bir mânâ... Şöyle demeye gelir: Sevgili bir seher vaktinde gül bahçesinde gezintiye çıktı. O vakitte uyanık olanlar neler seyrettiler, ah neler... * Aşk çilehanesinde yumak yumak dertlerle uykuya varan veya uykusuz kalanlardan biriyseniz, seher vaktinde Sevgili'nin iltifatına mazhar olmak üzere onun seyrana çıktığı (tecelli ettiği) bahçeye koşmanız elbette zümre-i hâssu'l-havâssa (özge kullar zümresine) girdiğinizin bir delilidir ki o bahçede seyredilecek güzelliklerin haddi hesabı yoktur. O seyranda bîdâr (uyanık) olanların kavuşacakları nimetleri sıralayalım isterseniz: Evvelen; bir seher yelinin ruhnüvâz (cana can katan, tabiata hayat veren) ıtırlarını Sevgili'yi anarak teneffüs etmek; aydınlığını Sevgili'den ilham diye seyretmek... Sâniyen; kâinatın yenilenişindeki ibretle Sevgili'ye itaat ve iltica etmek, kulluğunu talep edip bahtiyar olmak... Sâlisen, yenilenen bahçenin her bir çiçeğine ayrı ayrı hayran olmak; her birerinin kokusunu, rengini, dizaynını birbirinden ayırt ederek İlahî tasarımın kudretinde Sevgili'yi görmek... Âhiren; aynı renkte bir kara topraktan binbir renk ve desenin dal dal, yaprak yaprak, çiçek çiçek var oluşundan ibret almak... İlaveten... Bakın ruhunuza, neler n... Devamı

25 07 2012

Sevgilinin Vefası Var mı? / İskender Pala

Sevgilinin Vefası Var mı? / İskender Pala |  görsel 1

      Halep'te derisi yüzülerek öldürtülen (1417) ünlü sufi Nesimi "Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefası yoh" der. Büyük söz!.. Çok büyük söz!.. Burada geçen "hadîs" kelimesinin lügattaki anlamı "doğru, gerçek" demektir. Bu doğruluk sebebiyle Hz. Peygamber Muhammed Mustafa'nın ümmetine bir tavır biçen söz ve hareketlerine hadis denmiştir. Yani hadis, kişideki insaniyetin gereğini ortaya çıkarmak, o cevheri görünür kılmak bakımından doğruluk ve hakikatin aynası kabul edilir[1]. "Hûb" kelimesi edebiyat ve tasavvuf terminolojisinde "iyiliğe de sahip olan güzel (sevgili)"yi karşılar. Buna göre dizeyi günümüz diline aşağı yukarı şöyle çevirebiliriz:  "Hûbun (iyi ve güzel sevgilinin) vefası yoktur. İşte size en gerçek (yani dünya yaratıldığından bu yana değişmeyen, her daim doğruluğu ispat edile gelen) haber." Şair burada sanki iyi ile vefalılığı birbiriyle çelişiyormuş gibi gösteriyorsa da gerçek öyle değildir. Çünkü vefalı olmak iyilerin kârıdır. Kaldı ki vefa kelimesinin sufi yansımalarına baktığımızda şairin burada bir çelişkiden ziyade seven ile sevilen arasındaki bir ilişkinin gereğine vurgu yaptığını görürüz. Vefa, her ne kadar sözlükte "bağlılık, sadakat" demek ise de sufilere göre "Ruhu gaflet uykusundan uyandırarak hakikatli Sevgili'ye yönlendirmek; zihni dünya dağdağası (masiva) ile meşgul etmemek" şeklinde tanımlanır. Çünkü ancak ruh gafletten uyanır, akıl da dünya ilgisinden sıyrılırsa gönül Sevgili'ye yönelir, her şey Sevgili'ye göre düzenlenmeye, hayat Se... Devamı

04 07 2012

Ey Gönül/Senai Demirci

'Her kulun gönlünde bin gencine i yektası var. 'Ayşe Kalbin hânesin pak et Misafir gele dost sana Musaffâ olmayan gönül o dil-Dara Mekan Arda ülkesine ... Devamı